Türkiye, uzun yıllardır yalnızca kendi şehirlerinde değil, dünyanın pek çok coğrafyasında yapı üreten güçlü bir müteahhitlik ülkesi olarak biliniyor. “Türk ustası” denildiğinde akla yalnızca el becerisi değil, pratik zekâ, çözüm üretme kabiliyeti ve...
Türkiye, uzun yıllardır yalnızca kendi şehirlerinde değil, dünyanın pek çok coğrafyasında yapı üreten güçlü bir müteahhitlik ülkesi olarak biliniyor. “Türk ustası” denildiğinde akla yalnızca el becerisi değil, pratik zekâ, çözüm üretme kabiliyeti ve sahada pişmiş bir yapı kültürü gelir. Bugün Türk müteahhitlik sektörü uluslararası ölçekte önemli bir yerde duruyor. Ancak gelecekte aynı cümleyi aynı rahatlıkla kurabilir miyiz, doğrusu emin değilim. Zira bugün sektörde en çok duyduğum cümlelerden biri: “İyi usta bulamıyoruz.”
Bu cümle ilk bakışta basit bir personel sorunu gibi görünse de, altında çok daha derin bir dönüşüm var. Çünkü usta dediğimiz kişi yalnızca tuğla ören, kalıp çakan, seramik döşeyen biri değildir. Usta, projedeki çizginin sahada ne anlama geldiğini bilen kişidir. Malzemeyi tanır, detayı hisseder, hatayı erken görür; yapının kalitesini çoğu zaman görünmeyen yerde belirler.
Peki ustalar nerede? Bir kısmı yaşlandı, bir kısmı piyasadan çekildi. Bir kısmı daha düzenli gelir ve güvence sunan sanayi işlerine geçti. Bir kısmı küçük ekiplerle özel tadilat, butik proje ya da daha yüksek kazançlı işlere yöneldi. Yeni nesil ise şantiyeyi çoğu zaman ağır, riskli, düzensiz ve itibarı düşük bir çalışma alanı olarak görüyor. Aynı şehirde servis imkânı, düzenli mesai ve sosyal güvence sunan fabrika işleri varken, tozun, sıcağın, belirsizliğin ve geçici işlerin olduğu şantiyeler genç kuşak için cazip görünmüyor.
Bugün eğitim merkezleri, meslek liseleri, belgelendirme kurumları var; fakat biliyoruz ki eğitim almakla usta olmak aynı şey değil. Ustalık zaman, tekrar, hata, sabır ve iyi bir ustanın yanında yetişme kültürü ister. Bir kurs temel bilgiyi verir, belge yeterliliği gösterir; ama gerçek ustalık, yıllar içinde sahada biriken sezgiyle oluşur. Bizim kaybettiğimiz şey biraz da bu zincir: usta-çırak ilişkisi, mesleğin itibarı ve sahadaki süreklilik.
İnşaatta maliyet artışı yalnızca demir, beton ya da arsa üzerinden okunmamalı. Nitelikli ustanın azalması da maliyettir. Hatalı uygulama maliyettir. Geri dönüş, tamirat, gecikme ve müşteri memnuniyetsizliği maliyettir. En önemlisi de yapı kalitesinin düşmesi maliyettir. Çünkü kötü işçilik, teslimden sonra da yaşamaya devam eder; çatlakta, sızıntıda, ses geçişinde, ısı kaybında ve kullanıcı şikâyetinde kendini tekrar tekrar gösterir.
Bugün sormamız gereken soru yalnızca “Usta neden yok?” değil; “Ustalığı neden gençler için tercih edilebilir bir meslek olmaktan çıkardık?” sorusudur. Çünkü gençlerin daha düzenli, güvenceli ve öngörülebilir fabrika işlerine yönelmesi son derece anlaşılır. Bu nedenle çözüm yalnızca eğitim merkezleri açmakta ya da belge zorunluluğu getirmekte değil; devletin çıraklığı teşvik ettiği, özel sektörün sahada gerçek öğrenme alanı açtığı, iyi ustanın öğretici rolünün karşılık bulduğu ve belgeli emeğin piyasada değer gördüğü bir düzen kurmakta yatıyor. Aksi hâlde iyi usta aramaya devam ederiz; fakat o ustayı yetiştirecek zemini her geçen gün biraz daha kaybederiz.